Hüseyin Adıgüzel
Azerbaycan Dosyası
İleri Dergisi olarak Türk dünyası ile yakından ilgilendiğimizi ve bu alanda siz aziz okuyucu ve dostlarımıza gerçek bilgiler sunacağımızı, daha önceki yazılarımızda söylemiştik. Bu sayımızda ilk dosyamızı, kardeş Azerbaycan Cumhuriyeti ile açıyoruz. Kısa ve öz olarak Azerbaycan tarihini ve bağımsızlıktan bu yana geçen sosyal, politik ve ekonomik olayları ve bugün gelinen süreci detayları ile sizlerle paylaşmaya başlıyoruz.
Azerbaycan 1800’lü yılların başlarından itibaren Rus Çarlığı’nın ilgi alanı içerisine girdi. Kuzey Kafkasya’daki destanımsı Şeyh Şamil mücadelesinin sona ermesi ile orduları serbest kalan ve güneye yönelen Ruslar, 1835 tarihinde Azerbaycan’ı resmen işgal ettiler.
Rus işgaline karşı silahlı mücadele uzun zaman sürdü. Bilhassa Gence Hanı Cevat Han’ın destanlara yakışan mücadelesi hafızalarda derin izler bırakarak günümüze kadar geldi.
1905 yılında Rusya’yı saran devrimci hareketler, kısa zamanda Türk bölgelerini de etkisi altına aldı. Azerbaycan, bu fırtınadan en çok etkilenen Türk bölgesiydi. Rus ve Cedit okullarını bitirmiş Türk aydınları, Çarlık zulmünden kurtulmak için harekete geçtiler. Hasan Zerdabi, Hüseyinzade Ali Bey, Mehmet Emin Resülzade, Neriman Nerimanov, Ağaoğlu Ahmet Bey, Hüseyin Cavid, Ahmet Cevat, Nesibbey Yusufzade, Yusuf Çemanzari, Ali Merdan Bey Topçubaşov gibi aydınların başlattıkları özgürlük ve bağımsızlık hareketi, Rus Çarlığının komünistler tarafından 1917 Ekimi’nde yıkılması üzerine, daha geniş bir alanda çalışma yapma imkanı yakaladı. Azerbaycan’ın bağımsızlığı gündeme geldi. Fakat, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından, Türk toprakları üzerinde bir devlet kurmanın hesapları içindeki Ermenistan, ortaya çıkan yönetim boşluğundan yararlanarak hemen harekete geçti. Azerbaycan, başkent Bakü dahil Ermeniler tarafından işgal edildi. Ermeniler, 31 Mart 1918 tarihinde girdikleri Bakü’de tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirerek bir-iki gün içinde otuz bin Azerbaycan Türkü’nü katlettiler. Şehrin Türk sakinleri, ancak şehirden kaçarak canlarını kurtarabildiler.
Azerbaycan’ın Ermeniler tarafından işgal edilmesi üzerine, Türk aydınları, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı devletinden yardım talep ettiler. Osmanlı Orduları Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa, bu yardım isteğine bigane kalamadı. Yeni bir ordu kurdurdu ve başına kardeşi Nuri Paşa’yı geçirdi. Kurulan yeni orduya Kafkas Ordusu adı verildi. Kafkas Ordusu, Gürcistan üzerinden Azerbaycan’a girdi. Yerli halkın da yardımları ile Azerbaycan, Kafkas Ordusu tarafından Ermeni işgalinden kurtarıldı. 28 Mayıs 1918 günü, Mehmet Emin Resülzade önderliğinde Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ancak yirmi ay kadar yaşayabildi. Yerli komünistlerin çağrısı ile Azerbaycan’a giren XI. Rus Kızıl Ordusu, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ni yıktı ve Sovyet yönetimini kurdu. Aslen bir Ermeni olan Pankaratov önderliğindeki komünistler ve Ermeni Taşnak Partisi mensupları, hükümeti ellerine geçirir geçirmez büyük bir insan avı başlattılar. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Müsavatçılara ve Müsavatçı diyerek sivil halka acımasızca davrandılar. Dönemin başbakanı Yusufbey Nesipzade başta olmak üzere bir çok Türk aydını bu katliamdan kurtulamadı. Yakalanan Devlet Başkanı Mehmet Emin Resülzade, Neriman Nerimanov’un gayretleri ve Stalin’in desteği ile hayatta kalabildi.
28 Nisan 1920 tarihinden itibaren komünist bir yönetim ile yönetilen Azerbaycan’da, Ruslara ve dolayısıyla yeni Sovyet devletine karşı yürütülen rejim muhalefeti hemen hemen hiç durmamış, bazen ana dil, bazen kollektifleştirme, bazen de din bahane edilerek muhalefetin sesi duyurulmuştur. Ülkeden kaçan ve “Muhacir” denilen eski Müsavatçılar da, yurtdışından muhalefete destek verdiler ya da muhalefet yürüttüler. 1937 ve 1938 yıllarında, Azerbaycan üzerinde esen Stalin terörü, Azerbaycan’ın otuz bin aydınının yok edilmesi ile sonuçlanmış ve Azerbaycan’ı tarihinin belki de en karanlık günlerinin içine atmıştı.
Yeniden Yapılanma ve Halk Cephesi
Sovyetler Birliği içerisinde Mihail Gorbaçov tarafından başlatılan Peresteroyka ve Glasnost ( Yumuşama ve yeniden yapılanma) hareketi Azerbaycan’ı da harekete geçirdi. 1988 yılında, Türk topraklarını ele geçirme isteğinden asla vazgeçmeyen Ermeniler, Dağlık Karabağ’a saldırdılar. Bu saldırı, Azerbaycan’ı tam anlamıyla uykudan uyandırdı. Önceleri, sadece konuşmalarla hiddetlerini belirtmeye çalışan Azerbaycanlılar, Ermenilerin artan saldırıları karşısında hiçbir karşı harekette bulunmayan, aksine Ermenilere destek olan Sovyetlere karşı mitingler düzenlemeye başladılar. Üniversite öğrencilerinin kurmuş olduğu Yurt Öğrenci Birliği önderliğinde başlatılan protesto hareketleri hızla yayıldı. O zamanki adı Lenin Meydanı olan büyük alan (miting sırasında adı Azatlık Meydanı oldu) halk tarafından işgal edildi. Tam on yedi gün, gece gündüz demeden, soğuğa, kara, yağmura rağmen halk meydanı terk etmedi. Ermeniler ve onlara göz yuman yöneticiler protesto edildi. Daha sonra alan Rus askerleri tarafından zor kullanılarak boşaltıldı. Bu hareket, o güne kadar sadece Ermenileri ve yöneticileri protesto eden halkı, yönetime karşı tavır almaya zorladı. Önceleri Ermenileri protesto eden halk, Sovyet rejimine karşı da mücadele yürütmeye başladı.
Meydan hareketinin son günlerinde halk, karşılarında bekleyen Rus askerlerini gördükçe, aydınlarından ve mitingi yönetenlerden, kendi adına bu mücadeleyi yürütecek bir kuruluşun, kurulmasını istemeye başladı. Miting, zor kullanılarak dağıtıldıktan hemen sonra, arayış içerisine giren aydınlar, 16 Temmuz 1989 tarihinde Azerbaycan Halk Cephesi’nin kurulduğunu bütün dünyaya ilan ettiler. Cephe’nin başkanlığına Ebülfeyz Elçibey seçildi.
Halk Cephesi Kurucular Kurulu yakın ve uzak hedefler olarak bir dizi kararlar aldı. Çok ağır sorumluluklar yüklenerek tarih sahnesine çıkan Halk Cephesi, Azerbaycan topraklarının Rus-Ermeni ortak saldırılarından korunması, toplumda demokrasi anlayışının yerleştirilmesi, Azerbaycan’ın milli ve kültürel değerlerinin korunması, özgürlük yolunun açılması ve nihayet Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda bir program hazırladı. Bu program gereği, Halk Cephesi, komünist iktidar ile çok zorlu bir mücadeleye girişti. Halk Cephesi’nin başarılı çalışmaları sonucunda ileri doğru atılan adımlar, Sovyetler Birliği yönetimini telaşlandırdı.
20 Ocak 1990… Rus Tankları Bakü’de
Halk Cephesi’nin etkisini azaltmak ve gerekeni yapmak üzere 20 Ocak 1990 gecesi, Rus tankları Bakü’ye girdi. Kendisini korumak için elinde bir silah bile olmayan sivil halkın üzerine, Rus askerleri ve Rus tankları tarafından rasgele ateş açıldı. Binlerce insan öldü. Rus vahşetinin boyutları o kadar yüksekti ki, caddeler, sokaklar ve meydanlar insan cesetleriyle dolmuştu. Tanklarını sivil ve savunmasız insanların üzerine süren Rus Ordusu, belki de yirminci yüzyılın son yıllarında, tarihin kaydettiği en büyük katliamı gerçekleştirdi. Halk Cephesi ileri gelenleri tutuklandı. Cephe’nin faaliyetleri askıya alındı ve sıkıyönetim ilan edildi. Rus işgalinin amacı, Azerbaycan Halk Cephesi’ni çökertmek ve liderleri Ebülfeyz Elçibey’i tutuklayarak pasifize etmekti. Bunu, işgal güçlerinin komutanı general Yazov “Mı prıbılı vi Bakü, Dlya tovo şto bı unuçtaşit sturuktur” (Biz Bakü’ye Halk Cephesi’ni dağıtmak için geldik) diyerek açıkça belirtti. İşgal sırasında şehit olup cesetleri bulunanlar için çok büyük bir cenaze merasimi düzenlendi. Milyonlarca insan, özgürlük yolunda şehit düşen kardeşlerini, akrabalarını göz yaşları içinde “Şehitler Hıyabanı”na defnettiler.
İki yıla yakın süren işgal ve sıkıyönetim idaresi sırasında, liderleri Elçibey’in dirayetli ve soğukkanlı yönetimi sayesinde hiçbir kanunsuzluğa yol vermeyen Halk Cephesi mensupları, bu büyük sınavdan başarı ile çıktılar. İşgal günleri içinde, Elçibey’in Halk Cephesi’ni tamamen kontrol altına alması ve yasadışı hiçbir olaya meydan verdirmemesi, Halk Cephesi’nin gücünün korunması açısından oldukça önemli bir olaydı. Sıkıyönetim altında başlatılan grevler, bilhassa petrol işçilerinin grevleri, Azerbaycan hükümetini çok zor durumda bıraktı. Hükümet, grevcileri yöneten Halk Cephesi ile anlaşma yapmak zorunda kaldı. Sıkıyönetim kaldırıldı ve grevler sona erdi. Fakat, Rus tanklarının Bakü’den çıkması için, daha uzun zaman gerekecekti.
18 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nde, Başkan Mihail Gorbaçov’a karşı bir darbe düzenlendi. “Generaller Darbesi” olarak adlandırılan bu girişime, Azerbaycan hükümeti destek verirken, Elçibey yönetimindeki Halk Cephesi, darbeyi kınayan ve reddeden bir bildiri yayınladı. 23 Ağustos 1991 günü, Halk Cephesi darbeyi protesto etmek için bir miting düzenledi. Elçibey, Halk Cephesi binası önünde toplanan binlerce kişiye hitaben bir konuşma yaptı. Elçibey’in konuşması biter bitmez, hükümetin emri ile polisler mitingcilerin üzerine saldırdı. Büyük bir arbede yaşandı. Başta Elçibey olmak üzere, Sabir Rüstemhanlı, İsa Kamber, Elasker Siyaıblı, Ali Kerimli, Fazıl Gazanferoğlu, Necef Necefoğlu, Gulam Hüseyin gibi yöneticiler, polisin fiili saldırısına uğradılar. Elçibey, başına aldığı darbelerle ağır yaralandı. Birden ortalığa yayılan “Elçibey öldü!” haberi, Azerbaycan halkının Cephe’nin önüne yığılmasına sebep oldu. Haberin yalan olduğu anlaşılmasına rağmen, hiç kimse Cephe’nin önünden ayrılmadı. Polisin Cephe’yi basması böylece önlendi.
Bu olay, 20 Ocak 1990 tarihinden beri adeta bir kış uykusuna yatmış olan Halk Cephesi’ni yeniden ayağa kaldırdı. Protestolar ve mitingler yeniden başladı. Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, polise saldırı emrini vererek kendi kuyusunu kazdı. 18 Ekim 1991 günü Azerbaycan’ın Bağımsızlık Beyannamesi Milli Meclis’te kabul edildi. Artık Azerbaycan özgür ve bağımsız bir devletti. Azerbaycan halkı, büyük bir gayret ve cesaretle komünist yönetimi yıkmış, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Fakat, hâlâ Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, bir Sovyet memuru olan, atamayla gelmiş Ayaz Muttalibov oturuyordu. Bu arada, Ermeni saldırıları da devam ediyordu.
Özgür Seçimler ve Elçibey Cumhurbaşkanı
Gittikçe artan Ermeni saldırıları, hemen her gün bir çok şehit cenazesinin kaldırılması ve Şehitler Hıyabanı’nda yer kalmamış olması, Azerbaycan halkını çok rahatsız ediyordu. Hükümetin elinin kolunun bağlı olması -çünkü, hâlâ Rusya’dan medet umuyorlardı- işlerin gün geçtikçe kötüye gitmesinden başka bir şeye yaramıyordu. Bu konuda hükümet ile Halk Cephesi’nin anlaşması mümkün olmuyordu.
10 Şubat 1992 günü Ermeniler, on bin nüfuslu Hocalı’ya girdiler ve tarihin kaydettiği en büyük soykırımlarından birini yaptılar. Bebeklerden kocalara kimi bulurlarsa vahşicesine öldürdüler. Bu olayın duyulması üzerine halk galeyana geldi. Milli Meclis kuşatıldı ve hiç kimsenin dışarı çıkmasına izin verilmedi. Gösteriler günler boyu sürdü. Milli Meclis Başkanı Elmire Gafarova istifa etti, yerine Yakup Memmedov seçildi. Halk yine dağılmadı. Halkın isteği Ayaz Muttalibov’un Cumhurbaşkanlığından istifa etmesiydi. Nihayet Ayaz Muttalibov’da istifa etmek zorunda kaldı. Yerine Milli Meclis Başkanı Yakup Memmedov vekaletten getirildi. Hocalı olaylarını araştırmak üzere bir komisyon kuruldu. Halk sükûnet içinde dağıldı.
Birkaç gün sonra, Ayaz Muttalibov’un Hocalı katliamında hiçbir suçunun olmadığını savunan bir gurubun girişimi ile, Ayaz Muttalibov’un istafasının geçersiz olduğu ileri sürüldü. Ayaz Muttalibov, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na gelerek yeniden koltuğuna oturdu. Bu olayın haber alınması ile birlikte, yüzbinlerce insandan oluşan büyük bir kitle saraya doğru yürüyüşe geçti. Durumun ciddiyetini fark eden sarayı korumakla görevli Rus askerleri de mevzilerini terk ettiler. Ayaz Muttalibov, isyancıların eline geçmemek için önceden hazırlanmış bir helikoptere binerek Rusya’ya kaçtı.
Meclis’te çoğunlukta bulunan eski Komünist Partisi milletvekillerinin isteği yönünde, cumhurbaşkanlığı seçiminin 7 Haziran 1992 günü yapılması kararlaştırıldı. Seçime Ebülfeyz Elçibey, Yakup Memmedov, Nizami Süleymanov güçlü adaylar olarak katıldılar. Oyların %59.4’ünü alan Elçibey Cumhurbaşkanı seçildi.
Bu arada, Elçibey’in Cumhurbaşkanı adayı olmaması için Türkiye’den bazı üst düzey görevlilerin görüş bildirdikleri ve Elçibey’in zaten aday olmak istememesi yüzünden adaylıktan feragat ettiği ve bazı Halk Cephesi yöneticilerince ölümle tehdit edilerek aday yapıldığı şeklinde görüşler olduğunu da ekleyelim. Bilhassa tehdit olayına karıştıkları söylenen yöneticilerle yaptığımız başbaşa görüşmelerde, silahla bir tehdit olmadığını, fakat Elçibey’i ikna etmek için epey zorlandıklarını anlattılar. Türkiye’den, fakat olayların içinde bulunan bir dostumuzdan aldığımız bilgiye göre ise tehdit olmuş ve Elçibey hiç istemediği bir göreve zorla getirilmiştir. Bu konuda kendisine yönelttiğim bir soruya Elçibey “Onların hepsi geçmişte kaldı. Oralara gidip de ne kazanacaksın?” şeklinde bir soru ile cevap verdi. Benim kişisel kanaatim bu tehdidin yapıldığı şeklindedir.
Elçibey Dönemi
Azerbaycan’da, Türkiye’de ve Türk dünyasının hemen her tarafından en çok konuşulan ve tartışılan dönem olan Elçibey dönemi hakkında bir şeyler söylemek için henüz çok erken olmasına rağmen, konu her siyasi mecliste olumlu ya da olumsuz yönleri ile konuşulmaya devam ediliyor.
Elçibey’in Cumhurbaşkanlığı dönemini iyi analiz edebilmek için, o günleri, o günlerin şartlarını ve içinde yaşanılan zamanı iyi bilmek gerekir. Çünkü, o dönemde alınan ve uygulamaya konulan kararların ve yapılan ya da yapılmaya çalışılan, hatta yapılamayan işlerin bütün sorumlusu, içinde yaşanılan zaman ve bu zamanın gerçekten imkansızlıklar içeren şartlarıdır. Elçibey’in Cumhurbaşkanı olduğu ülkenin insanlarının büyük çoğunluğu, Sovyetler’in pek mükemmel olan insan fabrikalarında üretilmiş, koyu diktatörlüklerde yaşamaya alıştırılmış; hak, adalet, özgürlük, dürüstlük, vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerlerden habersiz, kendinden ve partiden başka hiçbir şey düşünmeyen, bencil, rüşveti yaşam tarzı haline getirmiş “Homo Sovyetekus”lardı. Devleti yönetenler de bu insanların içerisinden çıkıyordu. Ebedi Tanrı’ya değil, ebedi Sovyet devletine inanıyorlardı.
Betonlaşmış devlet yapısı içerisinde bürokrasi ve bürokrasiyi yöneten parti, kitleyi değil, ebedi devleti ve sonra kendini düşünmek üzere adeta programladığı bu insanlarla muazzam bir imparatorluk yönetiyordu. Halkın varlığı ya da yokluğu onlar için pek önemli değildi. Yiyecek bir lokma ekmeği ve çalışıyorum dediği bir işi varsa, halkın mutlu olması gerekiyordu. Bu düşünce içerisinde yönetilen bir devletin çökmesi mukadderdi ve Sovyet devleti beklendiğinden çok daha önce bir zaman içinde, kendisi ile birlikte olanların başı üzerine çöktü. Çöküşün en fazla zarar verdiği ülkelerin tümü, Türk halklarının yaşadığı ülkelerdi. Çünkü, bu ülkeler yetmiş yıl boyunca birer hammadde deposu olarak görülmüş, geri kalmış, tarım ülkesi olarak bırakılmıştı. Sovyetler’in dev sanayi tesislerinden hiçbiri, bu ülkelerin toprakları üzerinde değildi. Üstüne üstlük yetmiş yıl boyunca, bütün doğal zenginlikleri Rusya’ya taşınmıştı. Mesela, şu anda bile, Azerbaycan’ın Rusya’dan 300 milyar dolar petrol alacağı vardır ve Azerbaycan’ın tüm başvurularına Rusya cevap verme gereği bile duymamaktadır. Aynı şekilde, yetmiş yıl boyunca her gün, Özbekistan’tan bir uçak dolusu altın Rusya’ya taşınmıştır. Eğer Özbekistan bu altınlara sahip olabilseydi, bugün bütün Taşkent şehrinin kiremitleri bile altından yapılabilirdi.
Elçibey’in Cumhurbaşkanlığı dönemi, Sovyet devletinin Türk ülkelerinin üzerine bir kabus gibi çöktüğü döneme rastladı. Çöken devletin mirası olarak büyük bir mal sıkıntısı söz konusuydu. Birbirine entegre edilmiş tesisler, diğerinden hammadde gelmediği için çalışamıyordu. Büyük bir otorite boşluğu vardı. Bu boşluktan yararlananlar mafyacılık oynuyorlar, ülkenin ve halkın malı olan bütün zenginlikleri talan ediyor, ülke dışına kaçırarak satıyorlardı. Rus askerlerinin kontrol ettikleri sınır kapıları yol geçen hanına dönmüştü. Hemen herkes işsiz kalmış, açlık kapıya dayanmıştı. Üstüne üstlük, Ermeni saldırıları da artarak sürüyordu. Bütün bunlara, Elçibey’in bir Türk milliyetçisi olduğundan dolayı rahatsızlık duyanları, Azerbaycan’ı 150 yıldır kuzey ve güney olarak bölüp sömüren İran ve Rusya’nın Elçibey karşıtı çabalarını da eklerseniz, Elçi Bey’in nasıl ateşten bir gömlek giydiğini ancak anlayabilirsiniz.
Bu olumsuz şartlar içerisinde koltuğa oturan Elçibey’in en güvendiği ülke olan Türkiye’nin o günkü yöneticilerinin tutumlarının da, Elçibey’i analiz ederken dikkatten kaçırılmaması gereken önemli bir husus olduğunu kaydetmeliyim. Elçibey, Atatürk’ün askeri olmakla övünen, yakasından Atatürk rozetini hiç çıkarmayan, Atatürk Türkiyesi ile birleşmeyi bile gündeme taşıyacak derecede bir Türkiye sevdalısı idi.
Elçibey’i yargılarken şunları, şunları yapmadı, ya da yapamadı demek için, Cumhurbaşkanı olarak içinde yaşadığı zamanı ve zamanın şartlarını iyi bilmek gerektiğini söyledik. Çünkü, yukarıda açıkladığımız şartlar içerisinde Elçibey, koltukta ancak on ay kalabildi. On ay içerisinde, elinde sihirli değnekle gezenlerin bile neler yaptıklarına bakmak gerekir. Bu yüzden Elçibey şunları yapmadı ya da yapamadı demenin ne kadar doğru olduğunu siz aziz okuyucuların takdirine bırakıyorum. Şimdi sizlere on ay içinde yapılanları anlatarak Elçibey dönemine son vereceğim. Sonra elinizi vicdanınıza koyun ve Elçibey’i öyle yargılayın.
Elçibey’in Cumhurbaşkanlığı döneminde Azerbaycan içinde bulunan Rus askerleri ve Hazar Denizi’nde bulunan Rus donanması, hiç kimsenin burnu bile kanamadan, hiçbir siyasi kavgaya meydan verilmeden Azerbaycan toprakları ve karasuları dışına çıkarılmıştır.
Aynı dönem içerisinde demokratik hakların kullanılması için siyasi partiler ve seçim kanunları çıkarıldı, şartları taşıyan herkesin serbestçe siyasi parti kurması ve siyasi partilere üye olması sağlandı. Basının özgürlüğünü sağlamak amacıyla Basın Kanunu çıkarıldı.
Sınırların ve gümrüklerin korunmasını ve kontrolünü Ruslardan aldı. Azerbaycan’ın kendi parası olan “Manat”ı tedavüle soktu ve Rus parası rubleyi yabancı para saydı. Azerbaycan Milli Ordusu’nu kurdu ve bu konuda Türkiye Genelkurmay Başkanlığı ile işbirliği yaptı. Yüzden fazla ülkede, Azerbaycan büyükelçiliklerinin kurulmasını sağlayan kanunu çıkarttı. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İslam Konferansı, AGİT gibi uluslararası kuruluşlara üye oldu. Devletin ekonomiden elini çekmesi için özelleştirme kanunu, devlet kurumlarının ıslahı kanunu, hukuk sisteminin yenileştirilmesi kanununu çıkardı. Yönetim birimlerinin ve üniversitelerin demokratikleştirilmesi için gereken reformları hazırladı.
Soygun ve talanının önlenebilmesi için bir gümrük kanunun hazırlanması maksadıyla Türkiye’ye elemanlar gönderdi. Paranın değerini korumaya çalıştı. Kendisine yüz milyon dolar kredi vereceğini söyleyerek bunu vermeyen Türkiye yöneticilerine rağmen bunu başardı. Devlet bütçesini kontrol altına aldı. Giderleri azalttı. Gelirleri artırabilmek için, yeni teknoloji transferine başladı.
Bütün bunlar bir yıl içerisinde, Rusya, İran ve Türkiye’ye rağmen başarılan işlerdir. Elçibey döneminde yapılamayan ya da yapılmayan işler yok mu? Elbette var. Fakat bu kadar kısa zamanda bunlar yapıldığına göre, birkaç yıl daha iktidarda kalsaydı, yapılamayan tüm işleri tamamlayacağından asla şüphe etmemek gerekir. Kendisine yöneltilen “ Yapmadığınız bir iş var mı?” şeklindeki soruya “Elbette var. Birincisi, biz halkın çok iyi tanıdığı geçmiş iktidarın suçlularını, zamanında ve prensipli olarak cezalandırmadık. İkincisi, halk bizim verdiğimiz sözlerin birkaç ay içinde yıldırım hızıyla yerine getirmemizi bekliyordu. Biz de Parlamento’yu yeteri kadar hızlı çalıştıramadık. Üçüncüsü, Moskova ve İran’ın gizli servislerinin ve içimizden olan mafya ve ihanet guruplarının çalışmalarına yeteri kadar dikkat edemedik,” diye cevap veren Elçibey, aslında yapamadık dediklerinin kurbanı oldu ve iktidarda bir yılını bile doldurmadan, askeri bir darbe ile devrildi.
Elçibey’in devrilmesi planları, İran ve Rusya gizli servislerinin çalışmaları ve yerli işbirlikçilerinin ihanetleri ile hazırlandı. Gence’de Suret Hüseyinov isimli sonradan olma bir Albay isyan etti. Bu adam daha önce Gence şehrinde bir fabrikanın müdürü iken, Ermeni saldırılarına karşı koymak maksadıyla hazırladığı bir birliğin komutanı olmuş. Gence’den çıkarılan Rus Alayı bütün silah ve teçhizatını bu Albaya devretmiş.
Haydar Aliyev Dönemi
Birdenbire Albay olan ve o günler için iyi sayılabilecek silahlara sahip olan Suret Hüseyinov, Gence’de isyan etti. Aynı günlerde Azerbaycan’ın güney bölgelerinde yaşayan, Farsça konuşan Talış halkının lideri olduğunu iddia eden Ali İkram Hümbetov da, Elçibey istifa etmezse, güneyde Talış Cumhuriyeti’ni ilan edeceğini bildirdi. Kuzey bölgelerinde de Lezgilerin hazırlık içinde olduklarına dair bilgiler alınıyordu.
Bu karışık günlerde, bugün çeşitli partilerde görev yapan muhalif liderlerden İsa Kamber Bey Milli Meclis Başkanı, Ali Kerimli Bey Devlet Katibi, Penah Hüseyinov Başbakan, Kamil Veliyev Başbakan Yardımcısı ve Sabir Rüstemhanlı Basın Yayın Bakanlığı görevlerinde idiler ve birlikte çalışıyorlardı. Gence isyanının bastırılması için yapılan baskın hareketi fiyasko ile neticelenince, Elçibey, o zaman Nahçıvan Milli Meclis Başkanı olan Haydar Aliyev’i Bakü’ye çağırdı. Aliyev Bakü’ye geldi. Elçibey’le başbaşa sekiz saat süren bir görüşme yaptılar. (Bu görüşmede ne konuştular? Bunu hiç kimse bilmiyor. Çünkü, iki lider de daha sonra kendilerine bu konu ile ilgili yöneltilen sorulara “Bu bir sırdır ve bizimle birlikte mezara gidecektir” şeklinde cevap verdiler ve bu sırrı mezara götürdüler.)
Daha sonra İsa Kamber Bey, Elçibey’in isteği üzerine Milli Meclis Başkanlığı’ndan istifa etti. Yerine Haydar Aliyev seçildi. Bundan birkaç gün sonra Elçibey, kimseye haber vermeden Bakü’den ayrıldı ve doğduğu köy olan, Nahçıvan’daki Keleki Köyü’ne gitti. Suret Hüseyinov Bakü’ye geldi. Haydar Aliyev kendisini Başbakan yaptı. Şu anda, İsa Kamber Bey ve Ali Kerimli Bey’le Azatlık Bloğu’nu oluşturan Demokrat Parti Başkanı Resul Guliyev de Milli Meclis Başkanı oldu.
Elçibey’le birlikte hareket edenlerin bir kısmı tutuklandı, bir kısmı yurtdışına kaçtı ve iktidar Haydar Aliyev-Suret Hüseyinov ikilisine kaldı. Haydar Aliyev, Suret Hüseyinov’a ancak bir yıl tahammül edebildi. Halkın Azatlık Meydanı’nda toplanmasını ve çok önemli açıklamalar yapacağını bildirdi. Azatlık meydanına toplanan yüzbinlerce insanın önünde, kendi Başbakanını hain ilan etti ve güya, halkın isteği ile Suret Hüseyinov’u tutuklattı. Suret Hüseyinov, askeri darbe yapmakla suçlanarak ömür boyu hapse mahkûm edildi.
Haydar Aliyev tam iktidara hakim olduğu sırada, epeydir hazırlık yapan Ruşen Cevadov ortaya çıktı. Bu darbe girişimi, Haydar Aliyev AGİT toplantılarına katılmak üzere Stokholm’de olduğu bir sırada kendisine, Süleyman Demirel tarafından haber verildi. Oradan, İslam Örgütü toplantısına katılmak üzere Pakistan’a gidecek olan Aliyev, birden Bakü’ye döndü ve darbe girişimini önledi. Ruşen Cevadov öldü ya da teslim olduktan sonra öldürüldü.
Darbeye karışanların bir kısmı tutuklandı. Bir kısmı kaçtı ve saklandı. Bunlardan biri olan TC vatandaşı Ferman Demirkol, Türkiye Büyükelçiliği’ne sığındı. İşin içinde Ferman Demirkol gibi bir iki Türkiye vatandaşının bulunması, bu darbeyi Türkiye hükümetinin düzenlettiği gibi bir hava yaratmış, Bakanlardan Ayvaz Gökdemir ciddi surette suçlanmıştır. Bana göre, bunun olması mümkün değildir. Çünkü, darbe girişimi, darbecilerin içinde bulunan bir MİT ajanı tarafından Ankara’ya bildirilmiş ve MİT derhal Cumhurbaşkanı Demirel’i arayarak durum hakkında bilgi sunmuştur. Süleyman Demirel de bu bilgileri Haydar Aliyev’e aktarmış ve darbe, bu şekilde önlenmiştir. Yani MİT hem darbe hazırlayacak, hem de darbeyi ihbar edecek, böyle bir şey mantıken mümkün değildir.
Burada, hem Türkiye hükümetinin suçlanmasında, hem de darbenin ihbar edilmesinde daha başka hususlar olduğu kesindir. Suçlama niçin yapılmıştır? Dayanakları nelerdir? Bu soruların cevapları kesin olarak verilmediği için, bu işin önemli bir kısmı karanlık kalmıştır. Yalnız şunu kesin olarak söyleyebilirim; eğer, Türkiye böyle bir şey yapmak isteseydi, çok rahat bir biçimde Haydar Aliyev’i devirirdi. Buna, sadece Bakü’de bulunan Türk askerleri bile yeterli olurdu.
Haydar Aliyev’in bu tarihte en büyük destekçisi olan ve darbenin silahla önlenmesinde önemli rol üstlenen Resul Guliyev, 1995 yılının Ağustos ayı içinde, aniden görevinden azledildi ve tüm mallarına el konuldu. Resul Guliyev, ABD’ye kaçtı. O günden bugüne ABD’de siyasi mülteci olarak yaşamaktadır. Hakkında, petrol şirketinin müdürü olduğu yıllarda yüz milyon dolarlık suistimal yaptığı için dava açılmış ve tutuklanması için Interpol’e bildirilmiştir. İşe başladığı arkadaşlarının önemli bir kısmı ile yollarını ayıran Haydar Aliyev, iktidara tek başına sahip oldu.
Haydar Aliyev’in yaptığı en önemli iş; Azerbaycan’ın devlet olarak korunması ve bir bütün olarak bağımsızlığın sürdürülmesidir. Devlet kuruculuğunu büyük bir ustalıkla başarmıştır. Asayiş kesin olarak sağlanmış, sokaklar mafya bozuntularından temizlenmiştir. Ekonomi belirli bir düzene oturtulmuş, işletmeler çalıştırılmış, yeni yatırımlar yapılmıştır. Türkiye, Rusya, ABD ve İran ile çok yakın ilişkiler kurulmuş, satranç tahtasında Haydar Aliyev, hamlelerini tam zamanında ve şartlara uygun olarak yapma becerisini göstermiştir. Bu ülkelerle, Haydar Aliyev döneminde Azerbaycan’ın hiçbir büyük sorunu olmamıştır.
Haydar Aliyev’in başını en çok ağrıtan mesele, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı sorunu olmuştur. Bilinenlerin aksine, bu boru hattının Ceyhan’a ulaşması, Haydar Aliyev’in inadı ve azmi ile olmuştur. Bazı kişilerin, “Haydar Bey istemiyor, yoksa çoktan olurdu” şeklindeki sözleri, dayanaksız ve mesnetsiz sözlerdir. Boru hattının Ceyhan’dan geçmesini engellemek isteyenlerin başında Rusya, İran gibi ülkelerle BP ve Shell şirketleri geliyordu. Hatta, bu maksatla Shell şirketinin Haydar Aliyev’e suikast bile düzenlettiği iddia edilmiştir. Bütün güçlükler, Haydar Aliyev’in kararlı ve dirençli durması sonucu aşılmış ve Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı işletmeye açılmıştır. Bu Haydar Aliyev’in başardığı en büyük işlerden biridir.
Bütün bu olumlu hususların yanı sıra, Haydar Aliyev, tarafsız gözlemcilere göre, ülkeyi tam bir diktatör gibi yönetti. Tüm Azerbaycan halkı sindirildi, baskı altına alındı. Ülkeyi bir aile şirketine çevirdi. Azerbaycan’ın tüm zenginlikleri aile bireyleri arasında pay edildi. Bütün ekonomik kurumların başına getirilenler, aileye yakınlıkları ile tanınan kişiler oldu. Demokrasi rafa kaldırıldı. Siyasi partilerin varlığına ses çıkarılmadı, fakat seçimlerin düzgün, hilesiz yapılması bir türlü gerçekleştirilmedi. Basına baskı yapıldı, sansür uygulandı, muhalif gazeteciler hapse atıldı.
Bütün bunları, yani kısa bir tarih gezintisini, bugünkü Azerbaycan’ı daha iyi anlayabilmek için yaptık. Yoksa amacımız, Azerbaycan’ın yakın tarihini anlatmak değil. Bu olayları anlamadan, bugünkü Azerbaycan’ı anlamak biraz zor olabilirdi. Yukarıdaki tablo, muhaliflerin sıkıntılarını ortaya koyması bakımından önemli. Muhaliflerin, neden dışarıdan, Azerbaycan’ın demokratikleştirilmesi sürecine müdahale edilmesini istediklerini anlamak bakımından da önemli.
Büyük Ortadoğu Projesi
Herşeyin güzel güzel yürüdüğü bir sırada, 11 Eylül olaylarının ardından ABD’nin başlattığı BOP çerçevesinde, İran’ın demokratikleştirilmesi işi gündeme geldi. Ne olduysa bundan sonra oldu. Azerbaycan’ın da demokratikleştirilmesi ve bu yolla İran’ın baskı altına alınması sorunu ortaya atıldı. Zaten 1994 yılından itibaren Soros vakıflarının desteklediği “Demokrasi Enstitüsü” Azerbaycan’da faaliyette idi.
Güney Kafkasya’nın elde tutulması ve buradan, İran üzerine düzenlenecek operasyonların, ABD tarafından önemi çok büyüktü. Çünkü, güney ve batıdan Türkiye ve demokratikleştirilen Irak ile ablukaya alınan İran’ın, kuzey bölgesinden de sıkıştırılması gerekiyordu. Bu iş için en ideal yer Azerbaycan’dı. Çünkü, İran’ın kuzeyinde, Azerbaycan’ın güneyinde 30 milyon Azeri Türkü yaşıyordu ve bunların özgürlük istekleri çok uzun yıllardan beri biliniyordu. Bunların, aynen Irak’taki Kürtler gibi kullanılması pekala mümkündü.
Azerbaycan’da, ABD’ye yakın bir yönetimin bulunması, ABD’ye bir taşla iki kuş vurdurtacaktı. Birincisi, Azerbaycan’ı, dolayısıyla İran’ın kuzeyini kontrol altına alacak, ikincisi Güney Azerbaycan’da yaşayan 30 milyon Türk’ten İran yönetiminin yıkılması hususunda yararlanabilecekti. Azerbaycan’ı kontrol altına almak demek, sadece politik uygulamaları kontrol etmek demek değildi, ekonomik zenginlikleri, bilhassa petrol ve doğalgazı kontrol altına almak demekti. Yani neresinden bakarsanız bakınız, bu iş ABD’nin ulusal çıkarlarına tamamen uygundu. Haydar Aliyev gibi kurt bir politikacının ölümünden sonra iş başına gelen İlham Aliyev, hem genç, hem de tecrübesizdi, pekala ondan yararlanabilirlerdi. Bu yüzden ABD, 2003 yılında yapılan ve demokratik olmadığı iddia edilen seçimlere, mesela bir Norveç kadar tepki göstermemişti. Göstermelik, ortama uygun birkaç söz ile yetinmişti. Amaç, iktidarının ilk günlerinde İlham Aliyev’i ürkütmemekti. ABD için, görünen o ki, hazırdı ve işlemlere başlanabilirdi.
Önce 2004 yılı içerisinde Colin Powell, ardından çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakan Yardımcısı Bakü’yü ziyaret ettiler. İlham Aliyev ile görüştüler. Yaptıkları açıklamalarda, amaçlarının yeni seçilen Cumhurbaşkanını kutlamak olduğunu, bu arada Kafkaslar’daki durumu da görüştüklerini söylediler. Başka bir açıklama yapma gereği duymadılar. Aslında konuşulanlar, Azerbaycan’ın, İran’ın ve Güney Azerbaycan’da yaşayan 30 milyon Azerbaycanlının kaderini yakından ilgilendiren hususlardı.
ABD’nin BOP çerçevesinde demokratikleştirmek istediği ülkelere uyguladığı politika bugün artık sır olmaktan çıkmış ve herkesin bildiği bir sır haline dönmüştür. ABD işe önce kadife, yumuşak sivil yöntemlerle başlıyor. Ülke genelinde örgütlediği muhaliflere, günün moda fikirleri olan “Demokrasi ve İnsan Hakları” söylemleri ile yaklaşıyor. Onlara demokrasinin nimetlerini anlatıyor, ülkenin demokratikleştirilmesi halinde ABD’den ve AB’den yardım alabileceğini, demokratik sivil toplum kuruluşları ile işbirliği sayesinde, akıllarından bile geçiremeyecekleri nimetleri ulaşabileceklerini söylüyor. Böylece, kendi emellerine ulaşabilmek için bir kamuoyu oluşturuyor. Bu kamuoyunu örgütlüyor, ya da örgütlü kuruluşlara hakim olması için maddi ve manevi açıdan destekliyor. Sonra, onları seçimlere sokuyor, istenen sonuç alınamayınca, “seçimlerde hile yapıldı, seçimler sahteleştirildi” diyerek sokaklara döküyor. Doğal olarak da devletiyle kontrol altına almak istediği ülkenin yöneticilerine baskı yapıyor. Ekonomik ambargo, kredi ambargosu, ilişkileri dondurma gibi… Birleşmiş Milletler teşkilatını, IMF’yi, Dünya Bankası’nı devreye sokuyor ve ülkeyi yönetilemez hale getiriyor. Başkanın ya da Başbakanın istifasını sağlayarak yönetime kendi çıkarlarını savunacak birini getiriyor. İkinci yol ise, bu şekilde yola getiremeyeceğini bildiği ülkelere, askeri müdahalede bulunuyor. Aynen Afganistan’a ve Irak’a yaptığı gibi.
Şu anda Azerbaycan birinci yolun ilk aşamasında bulunuyor. Azerbaycan muhaliflerinin şu anda birinci sorunları demokratikleşme olarak belirginleşmiş durumdadır. Azerbaycan’ın tarihi düşmanı Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ ve Azerbaycan toprakları, inanılır gibi değil ama, muhalefetin ve hatta iktidarın birinci önceliğinden çıkmış gibi görünüyor. Bunu, ileriki sayfalarımızda, kendileri ile yaptığımız mülakatlardan siz de yakından görebilecek ve anlayabileceksiniz. Yani Azerbaycan muhalefeti şu anda ülkeyi demokratikleştirmekten başka bir şey düşünmüyor. Bütün çalışmaları bu yöne teksif edilmiş durumda. Turuncu Devrimin ilk aşaması hemen hemen geçilmiş gibi. Hatırlarsanız, seçimlerden önce yazdığım bir yazıda, bu seçimlerin çok önemli olmadığını ve bu seçimler sırasında bir Turuncu Devrim beklemenin mümkün olmadığını söylemiştim. Seçimlerin sonucunda, bazılarının hayal dünyalarında oluşturdukları hiçbir şey gerçekleşmedi. Beklentileri boşa çıktı. Çünkü, onlar ne Azerbaycan’ı tanıyorlar, ne de orada yaşayan insanları!
İlham Aliyev’in, ABD Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakan Yardımcısı ile yaptığı görüşmelerde hiçbir karar alınamadı. Bu kararsızlık ABD’yi kızdırdı. Bu görüşmeden hemen sonra ABD Bakü Büyükelçisi, Azatlık Bloğu’na mensup muhalifleri sık sık ziyaret etmeye başladı. Onları kendi konutuna davet etti. ABD’ye davet ettirdi. Bütün yapılanların amacı İlham Aliyev’e gözdağı vermekti. ABD İlham Aliyev’den ümidini daha kesmemişti.
İlham Aliyev ile ABD Dışişleri Bakanı ve Savunma Bakan Yardımcısı’nın konuşmaları, daha sonra saraydan sızdırıldı. ABD Dışişleri Bakanı, İran üzerine yapacakları operasyonlar için İlham Aliyev’den destek istemişti. İran’ın doğu, güney ve batıdan çevrilmesi tamamlanmış, sadece kuzey bölgesi açıkta kalmıştı. Çemberin kapanması için, Azerbaycan kilit ülke konumunda idi.
İlham Aliyev öneriyi olumlu bulduğunu, fakat gerçekleşmesi için bazı hususların açıklığa kavuşturulmasını istedi. İlham Aliyev’e göre, İran’ın kuzeyinde 30 milyon Azerbaycan Türk’ü yaşıyordu ve bunların durumlarının, parçalanan İran içinde ne olacağı önemli bir sorundu. Çünkü, Irak’ta oluşturulan yönetim biçiminde yapay bir Kürt devleti oluşturulurken, Türkmenler bir kenara atılmıştı. Aynı durumun İran’da olmayacağının garantisinin verilmesini istemesi Aliyev’in en doğal hakkıydı.
İkinci önemli sorun, İran bombalanırken 30 milyon Türk’ün başına bombaların yağması, Azerbaycan’ın kabul edebileceği bir husus değildi. Çünkü, böyle bir durumu kendi halklarına anlatmaları mümkün olamazdı. İlham Bey, bu soruların kesin cevabını almadan, karar veremeyeceğini söyledi. Bu sözler, herşeye baş sallanmasını bekleyen ABD’li yetkilileri fena halde kızdırmış ki, 6 Kasım 2005 seçimlerinde bir deneme yapmayı düşündüler.
Sonuç ümit verici olmasa da, tam bir yenilgi değildi. Zaten Codoleezza Rice, “yakın bir gelecekte İran’a bir operasyonu düşünmediklerini” söylemişti. Öyle ise, hedef 2008 seçimleri olmalıydı ve önlerinde iki yıl gibi uzun bir zaman vardı. Bu zamanı iyi değerlendirerek sonuç alabileceklerine karar verdiklerini zannediyorum. Seçimler öncesi, Türkiye’deki bazı ABD yanlısı basının temsilcileri, gazetelerinde ve televizyonlarında, Azerbaycan seçimlerinden beklentilerini kendi hayal dünyalarında olmasını istedikleri gibi şekillendirdiler. Muhalefet liderlerini Türkiye’de George Soros ile bir araya getirdiler, turuncu devrimin ayak seslerini duyduklarını yazdılar ve söylediler. Beklentileri boş çıkınca, bu sefer çark ettiler.
Azerbaycan, ABD’nin demokratikleştirmeye karar verdiği ülkelerden biri olarak görünüyor. Bu iş Turuncu Devrimle olabilir mi? Bize göre, bugün için bu imkansız gibi bir şey. Bir kere, halkın büyük çoğunluğu yabancıların karışacağı bir demokratikleşme hareketine temelden karşı. Bunu çok yakından tanıdığım ve hükümete sert eleştiriler yönelten bir çok kişiden duydum. Mesela, Azatlık Bloğu’na mensup olmayan ve tam bağımsız bir Azerbaycan istediklerini söyleyen muhalifler, ABD’nin bütün girişimlerine karşı hareket içerisindeler. Yani, muhalefet devrim için birleşemediği gibi, Azerbaycan’ın sosyal yapısı da böyle bir harekete izin vermez. Hâlâ, akrabalık ve bölgecilik üzerine kurulmuş bulunan sosyal yapı, siyasette de aynen kendini göstermektedir. Bu durum, Azerbaycan’ı Ukrayna’dan, Gürcistan’dan ve Kırgızistan’dan farklı bir konuma getirmektedir. Bu sosyal ve siyasi oluşumu dikkate almadan, Azerbaycan’da yapılacak bir harekete olumlu ya da olumsuz tavır koymak doğru değildir. Azerbaycan’ın kendine has, özel şartları vardır.
Önemli bir hususu da açıklama gereğini duyuyorum. Azatlık Bloğu’nda yer alan iki büyük partinin, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi ve Müsavat Partisi’nin geleneği, efsanevi lider Elçibey’in Halk Cephesi misyonundan gelmektedir. İki lideri de aşağı yukarı on beş yıldır yakından tanıyorum. Burada boyalı basının ifade ettikleri gibi, onların ABD’nin uşağı olacaklarına asla inanmıyorum. Ortaya çıkan bu durumun sebebinin, yukarıda Aliyev dönemini incelerken ortaya koyduğumuz siyasi tablo olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1988 yılından beri özgürlük ve demokrasi mücadelesinin içinde olan bu insanların, politikanın insanları değiştirdiğini de kabul ederek söylüyorum ki, denize düşenin yapacağı işi yaptıklarından eminim. Hiç kimseyi çok somut gerekçeler görmeden eleştirmenin, haklarında akıl almaz iddialar ileri sürmenin doğru olmadığını biliyorum. Bu bakımdan, ben bekleyelim ve görelim diyorum. 2008 yılı her şeyi çok açık bir şekilde bize gösterecektir. Doğaldır ki, yerinde durmayan dünya, yarın daha değişik koşullar üretebilir, 2008 beklenmeyebilir. Ali Kerimli Bey’in söylediği gibi, “bugüne bakarak yarın tahmin edilebilir, ama bu tahmin her zaman gerçekçi olmaz.”
İleriki sayfalarda iktidarı ve muhalefeti ile Azerbaycan’ın bugün isimlerinden en fazla bahsedilen kişilerinin sözlerini bulacaksınız. Onların söylediklerinin tek bir kelimesine dahi dokunulmamıştır. Bu söyleşilerden elbette, kendiniz de bir sonuç çıkaracaksınız. Bizim yaptığımız sadece deneyimimizle sizlere yol göstermekten ve olayların öncelerini vermekten ibarettir. Değerlendirmeyi kendiniz yaparsanız, daha sağlıklı sonuca ulaşacağınızı zannediyorum. Sadece şunu bilmenizi istiyorum; ABD’nin hedefi sadece Kuzey Irak’ta yapay bir Kürt devleti oluşturmak değildir. Kürtlerin hayallerindeki büyük Kürdistan’ı kurmak ve Ermenistan ile birlikte, Türk ufkunu karartmaktır. Bu ufkun açık ve aydınlık olması, el birliği ile bu tür yapılanmalara karşı çıkmak ve bu uğurda hiçbir şey beklemeden mücadele edenlere destek olmaktır.
Azerbaycan, bizim dünya üzerindeki en yakın kardeşimizdir. Yeniden kurulmuş özgür ve bağımsız Azerbaycan devletinin bu şekilde yaşaması en büyük dileğimizdir. Bu dosyayı açmamızın tek sebebi, Azerbaycanlı kardeşlerimizin, bizim içine düşürüldüğümüz tuzağa düşmemeleri için uyarılmalarına yöneliktir.
Seyahatimiz sırasında yardımlarını esirgemeyen dostlarımıza, bizleri kırmadan bizimle konuşan yöneticilerimize teşekkürü bir borç biliyoruz.
Daha aydınlık ufuklara el ele, birlikte ulaşmak dileklerimizle…